Anasayfa | KaybedenlerKulübü | Bende yazayım | Saçmala | FotoLOG |Son |Linkler |İletişim

SEMİYOTİK PENDULUM

Bazen şarkı söyletirlerdi öğrencilere, seçmeli bir ders miydi neydi, o derslerde, ben daha önce sıram geldiğinde mecburen şarkı söylemiştim; yine o derslerden biriydi, bembeyaz ellerini önünde kavuşturmuş, yeni cilalı ayakkabılarını yerde sürüyerek yanıma kadar geldi. şimdi ismini hatırlamayı hiç istemediğim bir şarkıyı söylememi rica etti, lütfen'li falan cümleler yaptı durduk yere. utandım. nedense çok istedi söylememi, gürültüler kesildi, söyledim, dinlendi, alkışlandı. çok zor bir işti... aman, çok çok teşekkür etti, sonra pek pek teneffüs etti yakınlarımda, kardeşine aynısından örülmesi için kazağımı istedi bir kaç günlüğüne, bolca ders konuştuk, hep bayağı problemler çözdük, her kafadan tek ses çıktık.

-artık zamanı gelmişti sanırım; eğer bir şeyler olmasını istiyorsan ve hiç bir şey olmuyorsa, olması gerekeni yapman gerekir. bu konuda hep son ana kadar beklerim ve çoğu zaman isteneni almak değil, isteneni vermek adına tek bir hamle yaparım-

önlüklüydü, diğerleri gibi; uzun saçlıydı, benzerleri vardı; çalışkandı, diğer sorunlu kızlar gibi. beni ona çeken, beni ona bağlayan asla çalışkanlığı olmadı. soğukluğu, kimseyi önemsememesi belki ama gelip benden bir şeyler istemesiydi belli ki beni alevlendiren... ben "gözlerim bozuk tahtayı göremiyorum" bahanesiyle en ön sırada oturuyordum, o arkalarda bir yerde, pencere kenarında, öğlenin güneşini ilk o alırdı zeytinyağıyla işlenmiş gibi parlayan saçlarına, otoriter sesinde, bir komiser çocuğu güveni, yüzünde çile görmemişliğin o zavallı pürüzsüzlüğü, gözlerinde hüznü, kederi, yokluğu bilmemenin hacimsiz boşluğu vardı; anlamsız bakışlar, matematik-fen bilgisi parıltısıydı gözlerindeki ara sıra, ben yeni yeni küfür etmeye başlamıştım o zamanlar, matematiği sevdiğim zamanlar da oldu, fen bilgisini hayatımın anlamı sandığım aralıklar da, sorular çözdük arada mecburen ama hiç bir zaman gözüm parlamadı öğrenimlere, belki ingilizce'ye, eğlence diye...

tek örgü yapmış saçlarını, gözü tahta ve defter arasında göz yorucu mekiklerle uğraşırken, avucunda her biri başka renkte kalemleri olurdu, -renkli kalemler çalışkan olmanın ilk basamağı- önlüğü pahalı bir kumaştandı eminim ve asla kırışık olmuyordu, her gün bakardım, yüzünde zerre leke bulunmazdı, bir sivilce, bir ezik, bir çürük, yoktu; hep o aynı, nurlu, temiz yüz...

benim varlığım o zamanlar ağustos böceği zihniyetinden ibaret, kendi kendime şarkı söylüyorum, oyun peşindeyim, söz söylemek marifet diye benimle atışacak birilerini arıyorum; ne kadından haberim var, ne kendimden, lakin taze hormon kurbanıyız, türlü bölgelerde sismik hareketlenmeler hasıl, bir çeşit "hisler çekiyor insanı" -madem doğuyor bu erkek insan dedikleri, ibne doğsun, şu kadın milletine bulaşmasın, kendi kendine yetiversin pek güzel, çük taşak zaafından bağlanmasın bu mevhumlara- gayetle normal engel olunamıyor, "zamanı geldi" uyarıları gelip yapışıyor akla, neyin zamanı, nasıl olacak, neden, ipucu yok...

ara ara sinsi anketler dolanıyor sınıfın tezcanlı ellerinde; akıllarda atalardan kalma bir çöpçatanlık içgüdüsü, şunu buna, ötekini diğerine, onu, bana yamamaya çalışıyorlar; -ben bana pek sivri, pek laçka geliyorum, hiç bir zaman severek yapmadım seçmediğim insanlarla birlikte yaptıklarımı, ama yaptım, ettim, bulundum her nasılsa, bilmeden, ilgilenmeden ve çaba sarfetmeden, dewam ettirdim tüm işleri- ben sakince kendimin peşindeyim, kendim eğlence, işim gücüm yok "kız" illetiyle, anketlere cevap veren "ta kendi"si, benim ismimi bir özel ilgiyle anıyor; çaresizim, ne yapmam gerektiği kitaplarda yazmıyor, zaten ömürlük tembelim, uğraşasım gelmiyor, komiser ailesi ile işçi ailesi arasında da sanırım bir statü farkı var -o zamanlar bunun statü olduğunu bilmiyorum çok leziz- bir yerlerden "zamparalık" ismi altında türlü öğütler geliyor ama, zamparalığın nereden alındığını, nerede, kimlerle tüketildiğini ve sonunda nereye bırakıldığını bilmiyorum yine, "götürülecek yerler"den bahsediyor tecrübe timsali büyükler, eşşek sevişgenleri, okul ve evden başka bir yer bilmiyorum, bir kaç mahallenin tilkisiyim ama o pek işe yaramıyor, benim bu gidilecek yerleri bilesim gelmiyor hem de, -halen de gelmez- eninde sonunda tavsiyeler, öğütler havalarda uçuşuyor, nasiplenmek niyetli bir tim musallat etrafıma, kendini sinsi sananlar, kerhanenin kapısına kadar gidip "mektep" bilgisi edinmek isteyenler gibi izleyenler, şamata çocukları, platonik aşıklar, yerine, durumuna küfredenler... tarık konuştu:

- vedat biliyormuş onların evini !
ben isteksiz, bunalımlı:
- nerden biliyormuş ? biliyorsa bilsin hnnn'apalım?
- onların evin yakınında oturuyorlarmış... gidip evinin etrafında turlayacağız.
- ayıp olur oğlum bizi görürse ne deriz ? akbaba gibi dolanıp duracak mıyız ?
- bisikletlerle gideceğiz oğlum, ne biçim hava basacağız, temiz giyinelim biraz da...
- tarık n'olacak oğlum orda turlayınca, babası kömser yakalarlar adamı, jopla döverler.
- oğlum gerçekten adam çok sinirliymiş, öldürür bizi...
- tarık, gitmeyelim oğlum oraya, mahallede gezeriz.
- git evden vedat'ı ara beklesin bizi "bilmem şurda"...
- oğlum serserilik bu yaptığımız. sokaktaki züppelerden farkımız kalmadı.
- bu işler böyle oğlum...

aradım vedat'ı, "bilmem şurda" tertip olacağız, bisikletlerimiz esaslı, kravat ceket şöyle dursun şimdi, fiyakalar fora. ben "demek böyle oluyormuş" anlamalarına vakıf olmanın gururuyla, olacakları bekliyorum hafiften, pedallara korkarak basıyorum, "umarım zincir çıkmaz yerinden" stresi; kız'lı anılar, hikayeler çıkıyor vedat ve tarık'ın seslerinden, 70'lik ninelerin yüreğini hoplatacak bakışlar, pozlar serpiyoruz etrafa, aman belki gözü değer, hayran doğar misali, birden her şey gri oldu, apartmanın kapısından, bisikletiyle birlikte çıktı, tek örgülü saçlarını düzleyip, son derece sakin ilerlemeye başladı, ben bizden haberi olmadığını düşünmekten başka çare bulamazken, "bizi gördü de çıktı" sayıklamaları iki yandan geliyor kulaklarıma... ürkütmeden mesafe bırakarak takip etmemiz gerekliymiş, öyle yaptık.

zar zor, istemeyek, ürkerek takip ederken önümüzden giden paslıyı, kim kimin kovalamasında çözememişim, komiser kızı okula doğru ilerliyor bisikletiyle, uzak bir mesafeden izlemek düşüyor bize, okul yakınında böyle görünmek illa ki tehlikeli, "disiplin cezası" sözü eli kolu bağlamaya yetiyor; "demek böyle çalışkan olunuyor, biz serserilik yaparken o okula gidiyor" derken, spor salonuna girişi hepimizde maydanoz şaşkınlıklar bırakıyor... tarık "gidip bakalım" diye tutturunca, binbir korku, çekince içinde gidip gördük ki, voleybol antremanında, lacivert eşofmanıyla o zaman için eşine benzerine şahit olmadığımız resitaller döktürüyor. kenarda basketbol antrenmanı da var, bizim de basketbol oynamışlığımız var çok şükür, yarından tezi yok, okulun basketbol takımına giriyoruz.

3 gün, 5 gün mayıl bakışmalar, çapkın kesişmeler, "top uzatıp" yavşak gülümsemeler, "teşekkür ederim - rica ederim" paslaşmaları içinde geçip gidiyor ama böyle de olmaz ki, "voleybol hocası" olacak arkadaş kızlarla çok samimi, yeni yeni şahit olduğumuz erkekliğimiz depreşiyor; ona haddini bildirmek gerekli; böyle sürüp giderken, ben dayanamadım bu gel-gitlere, antrenmanlara, "yapamam, beceremem" korkusu, babamın "işçi"liğinin utangaçlığı, oysa annem üzüldüğümü görüp ne de zorlukla, hem de ne güzel eşofmanlar almıştı. yok ya, ben soğuğum bu kız'lara, konuşamıyorum, saçma geliyorlar, gereksiz; yer işgali, tortu bütünü... bırakıyorum basketbolu da, akbaba gezileri de, nils ve uçan kaz mı oluyor ne o saatlerde; keyfim olur...

gide gele, okul içinde görüyorum tarık ve komiser kızı'nı, kenarlarda köşelerde, süklüm püklüm konuşmaktalar, sadece "tuhaf" diyebiliyorum; gölgeleri oynaşıyor, kendileri henüz ortaokul çocuğu, biraz ağırdan almaları gerekli, belki onlar da bilmiyor benim gibi. bu yine böyle, en fazla 3-4 gün sürdü, sonra herkes kendi işine döndü sanki, tarık arka sıraya, komiser kızı güneş almaya, "ben arka sıralardan göremiyorum" gerekçesiyle, en ön sıradaki yerime, seçmeli ders gibi bir şeydi yine, bir kız geldi, şimdi hatırlayamadığım bir şarkıyı "n'olur, n'olur" söylememi istedi; söylemedim, çok üzüldü, boynunu büktü, her istediği olurmuş, söylemedim, inadına başka birisinden istedi, o söyledi, komik geldi "şarkı piyasası", sıraya koydum başımı, tıkadım kulaklarımı, çok kısık sesle, sadece kendime söyledim, en güzeliydi.

okul tatil oldu bir kaç gün hafta sonra, yaz tatilinde tek başıma evlerinin dolaylarına gittiğimi de itiraf etmeliyim ki, sonuna geleyim; bir gün süzünürken, rastladım:

- meraba
- meraba
- tatil nasıl gidiyor ?
- iyi işte, şu şehirdeydik, diğerindeydik, şimdi taşınıyoruz, eşyaları yüklüyorlar
- nereye ?
- çanakkale
- niye ?
- babamın tayini çıktı
- okul ?
- orda bir okula yazılacağım
- yalnız kalınca aynalı çarşı'yı kesin gez gider gitmez
- güzel mi çanakkale, nasıl bir yer ?
- arkadaşlar çağırıyor gitmem lâzım, haydi güle güle.
- güle güle.

burda bitti, sonu belliydi, çok önceden bitmiş ama bilmiyordum o zamanlar;

renkli kalemler kullanan, bakımlı, tertipli, renksiz insanlardan biriydi o da, ne kendi düşünceleri olacaktı, ne kendi hayatı, ne kendi istekleri. nur yüzü, boş bakışları, pamuk elleri, şimdi kim bilir nelerin, kimlerin kölesi ?

eninde sonunda kahraman sanacak kendini, eninde sonunda olacak birilerinin, en neticesinde sıfatı muhtaç, saçlarında kaç çeşit meni kokusu taşıdığı mühim değil, kerme taşımamış ellerinin nasıl yorulduğu da, sonrasında ne yaparsa yapsın, kim olmaya çalışırsa çalışsın, bir kendine ait bir aklı olmayacak, olamayacak, verdiği kararlara inanamayacak, kendini temizlemek için kendini satmaktan öteye gidemeyecek, her satış bir kirleniş daha, bir koku rengi daha; kendini görmeden nasıl karar verebilirsin ki kendine, nasıl şekillendirebilirsin ki, oysa yalnız kalınca aynalı çarşı'yı gez demiştim ona...

gereksizdi farkındayım.

geçen gün vedat'la tarık'ı gördüm, çok mutlu görünüyorlardı, ewlenmişler; boyum kadar vibratörleri olmuş, emmeye de geliyormuş, gömmeye de..."çok bravo size" dedim, "görünmeyin gözüme".

2003 kaybedenlerkulubu.com