Anasayfa | KaybedenlerKulübü | Bende yazayım | Saçmala | FotoLOG |Son |Linkler |İletişim

BİZATİHEN TEESSÜR

"kendi aşkınla ilgili, ilk önce senin bilmen gereken şeyleri, başkalarından
duymanın acısına..."


kadıköy'de bir büfenin önündeki kalabalığa eklenmiş, yiyeceğimiz boku
seçmeye çalışıyorduk. erhan ve ben. elimdeki kutuyu sıkıca tutmalı, en ufak
bir sarsıntıdan korumalıydım. harddisk'im vardı içinde, yani bütün
şiğirlerim, aşkım vardı, söylediğim aşk şarkıları, okuduğum şiğirler. tekrar
öyle aşık olmam mümkün değildi, olmayacaktım da zaten, o yüzden harddisk'ime
iyi bakmalıydım. bundan sonrası hep vur-geç ilişkileri olacaktı. istemesem
de öyle olacaktı. "senden ayrılmaya çalışırsam beni bırakma" diye söz
verdirtmiş olsa da, uzun zamandır, benden uzaklaşmaya çalışıyordu ve
mücadele ediyordum ben de, dayanacak halim kalmamıştı. kandırıldığımı
düşündüm. insanların söyledikleri sözleri önemsemediklerini, ve gerçekten
çaresizim. büfenin menüsü saçmalıktı, yiyecekler, artist, manyak, şizofren,
şöhret vb. ipe sapa gelmez isimler taşıyorlardı. şükür, resimleri vardı da,
en az paraya en doyurucu olacağını tahmin ettiğim bir tanesini seçebildim.
artist'ti o. erhan'ın ne yediğini bilmiyorum ama daha büyük olduğu gözümden
kaçmadı. sandviçim gelince doymayacağımı anladım, yemek yiyerek doyabilen
bir insan değilim. yemeğin anlamıyla doyabiliyorum veya görüntüsüyle. benim
için hazırlanmış bir sandviçi, her gün bir ısırık alarak ve bununla doyarak,
bir hafta boyunca yiyebilirim. ama "bunu sana yaptım" diyerek elinde
herhangi bir yemekle kapımı açan kimse olmadığından, dışarda yemek
zorundaydım. artist'i bitirdim ve doymadım, ikinci olarak başka bir şey
deneyecektim ki telefon çaldı. cezmi abiydi arayan.

cezmi abi, tek başına yaşayan 38 yaşında bir adamdı, erkin koray'a
benzerliği dikkat çekiciydi. askerliğini yapmış, işini oturtmuş, derdi
tasası olmayan biriydi. böyle bir adam yalnız yaşıyorsa, içiyor ve
sikişiyordur her gün. başka bir amacı yoktur, ne kadar fazla sikişirse o
kadar iyi. gerçi tanıdığım diğer "abi"lere bakıyorum da, aşağı yukarı hepsi
öyleydi. abi'lerle iyi anlaşırım, en az on tane abi vardır, beni kardeşinden
daha fazla seven, nedendir bilmiyorum. onları güldürdüğümden ve
olanı-biteni, etraftakileri, hiç kimseyi, "aman etraftan ne derler"i,
takmayan, ve gamlı aşk şiğirleri yazan bir adam olduğumdan olsa gerek.
herkes zaman zaman böyle bir insan olmayı ister. için iç yüzünü bilmezlerdi,
ben aşk şiğirleri yazmıyordum, söyleyemediklerimi, şiğirle söylüyordum,
bundan nefret etsem de, hep "onu seven" şiğirler yazmak istesem de, onunla
aramızdaki kavgalardan, vakit kalmıyordu, onu sevdiğimi söylemeye. işin
kötüsü, uzun zamandır tek taraflı bir sevici, daha da kötüsü bir nekrofil
olduğumu bilmemdi. ne zaman akıllanacaktım ki. belki 38 yaşında. cezmi abi
de çok severdi beni, sırf benimle birlikte oturup sohbet edebilmek için,
sayısız kere dükkanı erken saatte kapatmıştır. cezmi abinin acayip bir
çekiciliği vardı ve bunun bir tek nedeni... kahkaha atardı. kahkahası
yüzünden büyülenirdi bütün kadınlar ve o akşam eve birlikte giderlerdi.
rahat gülebilmek önemlidir, "derdi tasası yok" diye düşünülür hemen,
"yaşamayı, gülmeyi seviyor" derler, ve yaşamayı seven bir adam, boktan bir
hayatı güzelleştirebilir, sıçmış bir ruhu şenlendirebilir. ben de böyle bir
adamdım, maalesef şimdi gülemiyorum. birisini öldürdükten sonra kahkaha
atmasını, hayatı sevmesini bekleyemezsin. öldürülmüştüm. yalnız cezmi abi,
adem abi gib değildi. birbirlerine benzerler ama, adem abi'nin yanındayken
ben de çok eğlenirdim. adem abi, "birisini öldürmeyi düşünüyorum" desem,
"sen dur, senin canını yerim ben, kim o, söyle ben öldüreyim" diyecek kadar
sever beni. cezmi abi bu işlere giremez, onunla buluşmalar da mesai gibi
gelir bana, asla, kötülemiyorum, eğleniriz beraber, vakit güzel geçer ama,
konuşuruz, onu eğlendiririm, güldürürüm, hesabı öder ve evlere dağılırız.


cezmi abi sordu:
- "ne yapıyorsun"
- erhan'la yemek yiyoruz abi.
-"neredesiniz?"
- kadıköy
- "la-porte'ye gelin, burada bekliyoruz sizi"
-bilmiyorum abi orayı, tam eve gidiyorduk, kim var ki?
- gelin dedim oğlum, konuşmamız lâzım.
-abi?
- "oğlum bak, bir hatun var, akşama hesabı görülecek ama muhabbeti sarmadı,
takılırız biz kafamıza göre diyorum, sesin kötü geliyor, içeriz, rahatlarız
biraz"
-oha be abi.
- "yürüyün umudum, hadi"
- tarif et bari.
- siz bahariye'ye doğru gelin, ben aldırtırım sizi.


allah'ı yoktu cezmi abi'nin. her gün böyleydi işte. gittik. dört kişi
oturuyorlardı, iki kız, iki erkek, ve erhan'la ben, iki erkek daha. kendimi
konuşmak zorunda hissediyor ve bundan nefret ediyordum. moralim bozuktu,
yaşamaya bir sebep bulamıyordum, tek başınaydım ve karşımda "sevgili"ler
vardı, birbirlerine sarılmış. "amına koyayım kader" dedim içimden. masadan
kalkıp, sevdiğim kadını aradım. aptalca aramalardan biriydi, görüşmemeye
karar vermiştik ve ben yine arıyordum. bana cevapları bellidir, "gelemem,
olmaz, hayır, dışarı çıkmayacağım". ve daha sonra, o saatlerde,
arkadaşlarıyla bir yerde muhabbet halinde olduğunu öğrenirim. kapattı
telefonu, yüzsüzlüğüme. bir kaç gün sonra, aradığımda, arkadaşlarıyla
birlikte olduğunu öğrendim. masaya döndüm tekrar. "tanışınsana lan" dedi
cezmi abi, "bunu da bana bırakmayın". "hayatta beceremem dedim", "kadınlıkla
tanıştığım güne lanet ediyorum". masada uzun bir sessizlik oldu. cezmi
abinin yanındaki kız, nerelisin diye sordu, "lübnan" dedim, "istanbol'a
sürüklendik işte". cezmi abi kahkaha atıyordu. yaşlarımıza geldi sıra,
erhan'a sordular, bana da, cezmi abi'nin yanındaki kızın yaşını sordu erhan,
"23 oldum" dedi kız. cezmi abi 38 yaşındaydı. pis pis baktım suratına, göz
kırptı. kulağına eğilip "abi yapma gözünü seveyim, insan hayatı bu, oynama,
yapma etme, sal gitsin kızı, kaşar, motor falan kaldırırsın" dedim.
"öğreneceksin umudum, öğreneceksin" deyip bir kahkaha daha attı. "abi"
dedim, "kendimden biliyorum, bir sevişme, bir hayatı bitirebilir". "benim
gibi on tanesiyle yatıyor her gün" diye cevapladı. çilek çayı söyledim
kendime, yoktu, filtre kahve söyledim.


erhan ve cezmi abi açmaya çalışıyorlardı beni. sessizdim. ağlamak üzereydim.
tuvalete gidip sakinleştirdim kendimi "boşver umut, boşver, bırak, herkes
böyle değil, aşk var umut, aşk var, seni seven bir insan var, sadece havalar
kötü, düzelecek, düzelecek, sadece sabret". masaya döndüğümde kalkıyorlardı.
eve gitmek istediğimizi söyledim. erhan kalmak istiyordu, cezmi abi koluma
girdi. yolda yürüyorduk, bir cd'cinin önünden geçerken, film muhabbeti oldu.
kız konuşmaya meraklıydı, "'kağn' film festivali" falan, bir şeyler
mırıldandı, yanlış isimler söylüyordu, yanlış kişilerden bahsediyordu.
sinirliydim. yüzüne bakmamaya gayret ederek ve nereden bildiğimi bilmeden,
doğrularını söyledim. şaşkınlıkla bana bakıyordu. özür dileyip, "kafam
karışık ya" dedi, gülümsedi. onu, cezmi abinin yanından alıp, evine götürmek
istiyordum. neşeli bir kızdı, heyecanlı, hevesli, konuşkan. upuzun bacakları
ve soğuk su vurulmadan dimdik olmuş memeleri. onu evine götürüp, "cezmi abi
yaramaz adamdır, lütfen uzak dur, güzel kızsın, bir gün mutlaka aşık
olacaksın, aşık olmak doğru insanı bulmaktır, lütfen sabret ve lütfen ne
olur bir şeyler söyleyip, incitme beni" diyecektim. "geldik" dedi cezmi abi,
burası. içeri girince, "aşk için bir şeyler yapın lan, sözünüzü tutun,
söylediklerinizi unutmayın" diye bağırıp, dağıtmak istiyorum ortalığı.


içeri girdik. loş ışık, salaş masalar, volümü yüksek müzik. burada konuşmak
mümkün değildi ve ben konuşmak zorundaydım. her günüm kendimi susturmakla
geçtiğinden, her günüm, beklerken dört duvar içinde, duvardaki resimlerle,
film posterleriyle, konuşmakla geçiyorken, gerçekten, karşımda,
konuştuğumda, tepki verebilecek bir insanın olmasına ihtiyacım vardı.
"burası rezalet, çıkalım abi buradan" dedim. duyulmadı bile, müzikten ben
bile duyamadım söylediklerimi. acelece oturuldu bir masaya. kendimi bir yana
koyarsam, kafam zaten rezalet, bu beş kişiye, bu "ne gerek var" mekâna
katlanmanın tek bir yolu vardı, sarhoş olmak. cezmi abi'ye rakı içelim
dedim, "aslanım" deyip sarıldı. ikimizden başka kimse rakı içmeyecekti,
bira, votka ve kola söylediler. yudumlar arttıkça, konuşma arttı, yudumların
artmasıyla, nedendir, insanlar birbirlerini daha rahat duymaya başladılar.
masada "film"muhabbeti dönüyordu. sinema artık son yılların en ilgi çeken
konusu. herkes film izliyor, herkes filmleri konuşuyor, herkes biliyor.
kimse bir şey bilmiyor aslında, bunu konuşurlarken yine farkettim. elimde
değildi, belki de konuşabildiğim tek konu budur: sinema. şaşkın ifadelerle
dinliyorlardı söylediklerimi. bir dolu şey anlatmıştım, çenem düşmüştü.
bunun için mi öğrenmiştim, öğreniyordum bunca şeyi. bir masada, birilerine
anlatmak için? asla. bilinçaltımın kapısını çaldım, "gelemem, olmaz, hayır,
dışarı çıkmayacağım" diyordu. ama yalancı değildir, ve kırmayacak kadar
sever beni, sanırım onun da konuşabildiği, onu merak eden, bir ben vardım.
"ben birilerine anlatmak için mi öğreniyorum bunları, cevap ver bana lütfen"
diye sordum. yarım kadeh boyu bekletti beni ve daha sonra "hayır" dedi, "sen
bilmeyi seviyorsun, bir film izlediğinde, o filmdeki oyuncular daha önce
hangi filmlerde görünmüş, yönetmenin filmleri hangileri, senarist hangi
filmleri yazmış, film hangi diğer filmlere gönderme yapıyor, herhangi bir
ekranda, sadece herhangi bir görüntüde ne anlatmak istiyor, bunları çözmeyi
seviyorsun. bunun bir sebebi daha var, sen yazıyorsun, yaşıyorsun ve bir
şeyler yapıyorsun. yazdıklarını, yaşadıklarını kimse önemsemiyor, anlamıyor
kimse, bir insanın ürettiği herhangi bir şey, bir film mesela, ne kadar
anlaşılabilir, bunu bulmaya çalışıyorsun, bunu bularak, insanlardan
uzaklaşıyorsun, senin yorduğun gibi onlar yormuyor kendilerini, gayret
etmiyorlar, bilmeye, bulmaya, çözmeye; yapılabildiğini biliyorsun, kimse
ilgilenmiyor oysa bununla, küsüyorsun ve son olarak dostum, sen lanet olası
bir film karakterisin. filmlerdeki karakterler gibi yaşıyorsun, umursamaz,
boşvermiş, pes etmiş, bırakmış. gerçek hayatta, çok fazla böyle insan
bulamazsın, herkes bir yerden sonra kendini ve geleceğini düşünmeye başlar.
sen bunu yapmıyorsun ve senin gibi kimse bulamıyorsun, romantikliğin
filmlerdeki gibi, tek elinle, elinde çiçekler ve kahvaltıyla, sabahın
kötünde bir kadının kapısına dikiliyorsun, karşılığında bön bakışlar ve
"sktir git artık" ifadelerle karşılanıyorsun, yine de yılmıyorsun,
filmlerdeki karakterler gibi, onlar gibi aşk yoksa her şeyden vazgeçip,
alkolik oluyorsun, kadınlardan kaçıyorsun ve herkesten nefret edip eve
kapanıyorsun. o yüzden filmlerde kendini görüyorsun, onlar mutlu oluyorlar
sonunda, sonunda mutlu olacağını sanıp, onlardan güç alıyorsun". "sktin
kafamı" dedim bilinçaltıma. "sen bir de beni düşün" deyip, yüzüme kapattı.
bilinçaltımla konuşurken iki kadeh daha içmiş, herhangi bir orhan gencebay
şarkısında, bütün hayatımı ağlayacak hale gelmiştim. orhan gencebay çalmadı,
yunanca, ibranice şarkılar çalıyorlardı ve hepsi berbattı. erhan, cezmi abi
ve ben üçgeni kurmuş, diğerlerinin dinleseler de pek anlamayacakları, o
günün şeytanı kadehlerin -erhan votka içiyordu- bize armağan ettiği bir
dilde, ganyanı, fenerbahçe-galatasaray'ı, amerika'da doktora yapmayı, levent
kırca'yı, gemide'yi, köpekleri, kominin şaşkınlığını konuştuk, bu arada
diğer üçü de yogadan, hipnozdan, burçlardan, gezegenlerden, kahve falından,
rüyalardan bahsediyorlardı. kadınların bunlardan bahsetmesi doğaldı,
niyeyse, kafaları ya da hayatları öyle bir yere geliyordu ki, bu konulara
veriyorlardı kendilerini ve bundan sonra tamamen sapıtıyorlardı işte,
falcılardan, fallardan öğüt alıyor, gezegenlere göre yaşıyor, yogayı
kariyerlerine kanalize olmak için kullanıyorlardı. cezmi abi, yanındaki
kıza, "salak" der gibi bakıyordu arada bir, bense ister istemez, oradan
buradan, bir şekilde kafama sokulan bilgilerle, hem bizim üçgeni idare
ederken, hem de diğer üçlüye, konuştukları her konuda bilgi akıtıyordum.
şaşıyorlardı, yanlış biliyorlardı her şeyi ve buna rağmen konuşuyorlardı.
"böyle bilmek olmaz olsun" dercesine, her konuştukları konunun bilirkişisi
oldum çıktım. alkol biliyordu ama bunları, ben değil. cezmi abi "ulan tam
karılara göre bir adamsın" dedi, "cezmi abi sikmeyeyim belanı" diye cevap
verdim. kadeh tokuşturup, bir kaç beyin hücresini daha öldürdük. bolca saat
şöyle böyle geçti, 2,5-3 olmuştu saat. rakı beni unutkanlaştırmıştı, mesela
tuvaletten çıkınca önündeki düğmeleri iliklemeyi unuttum ve başka bir çok
şey, en çok kendimi. kesin olan tek şey vardı, haddinden fazla içmiştik,
elime de ufak tekirdağ sıkıştırmışlardı, kim verdi, kim tutuşturdu
hatırlamıyorum bile.


eve dönmeye karar verdik, karşıya geçmemiz gerekiyordu. cezmi abi'ye
kadıköy'den minibüse bineceğimizi söyledim, erhan'la birlikte güldüler.
cezmi abi hepimizi eve bırakacakmış. diğer çift ayrılıp taksiye bindiler,
çok çok teşekkür ederek tanıştıklarına memnun olduklarını söylediler. bir
daha görmeyecektim onları, "ha ha ha" gibisinden yalandan bir kahkaha
bıraktım hatıralarına. cezmi abi'yle içtiğimiz kadeh sayısı aynıydı. her an
kendimden hiç beklemediğim bir hareket yapabilirim, hiç bir sebep yokken
yere düşebilirdim mesela. elimdeki tekirdağ şişesiyle, yere düştüm zaten,
bebek-anne meselesi gibi, şişeyi yukarda tuttum ve onun başına bir şey
gelmemesi için bayağı gayret ettim. şişeyi kurtardım. arabayı sonunda bulduk
ve cezmi abi direksiyona geçti. bu adam kafayı oynatmış olmalıydı, bu
arabaya binen diğerleri de. hepimizin gözü önünde, en az benim kadar
sarhoştu cezmi abi. ben öne oturdum, emniyet kemerini takmadım. kesin kaza
yapacaktı, karşıya geçecektik çünkü, uzun yol ve ben bu yolun bir yerinde
kurtulacaktım. arabada, radyoda çalan şarkılar üzerine bir şeyler söylüyordu
herkes, ne söylediğimi hatırlamıyorum "inanılmaz bir adamsın oğlum sen,
mükemmelsin" diyordu cezmi abi, sonra bir şey daha söylüyordum, yine o
şifalı kahkahasını atıp, "oğlum senin gibi bir adam görmedim ben, manyaksın"
diye gazlıyordu beni. cezmi abi bunları söylerken köprüden geçiyorduk, ben,
köprüde, intihar edenlerden biri olmak isteyip istemediğimi düşünüyordum.
soğuk suya atlamak, bu havada? suyla aram pek iyi değildir, ama duşta
sevişilecekse, her gün, günde 20 kere duşa girebilirim. ölmeye değecek kadar
güzel değildi hava, karanlıktı, soğuğu da sevmem, karanlığı da. ve allah'ın
cezası umutlu bir öküzdüm ben. bu kadar uğraşmışken bir şeyleri düzeltmeye,
düzelecek diye beklemişken, sabahın köründe, elimde çiçeklerle "siktir git"
bakışlarla karşılaşmış olsam bile, halen dayanıyor ve "sözümüz vardı ühü
ühü, onun için mücadelem" diye halen uğraşıyordum, düpedüz bir öküzdüm
ben... romantik öküz.


cezmi abi, bizi bir şekilde eve getirmişti ama kendi evine. nasıl sürdüğüne
şaşırdım, bu hayatımda gördüğüm en büyük başarılardan biriydi. kimsenin bu
kadar sarhoşken, bu kadar dikkatlice araba sürdüğünü görmemiştim. "bugün
burda kalın, sabah kahvaltıya gider açılırız" dedi cezmi abi. arabadan indik
ve onu tebrik ettim. "mükemmel bir şoförsün, ustaların rampasısın" dedim.
kız da yol boyunca konuştu ve indikten sonra, hep bir şeyler anlatıyordu,
hiç birini hatırlamıyorum. deri ceket giymiş bir adam geçti yanımızdan,
"ibneeee" diye bağırdım arkasından. "deri ceket giyen herifler ibnedir,
dürzüdür, puşttur, güvenilmez, kalitesiz adamlardır, ibnedir bunlar" diye
anlatıyordum erhan'a. "şşşt" dedi, cezmi abi "ne ayaksın" işareti yaptı
kafasıyla, hani sol kaşını kaldırıp, dudağını biraz bükersin ve kafanı sağa
sola sallarsın çok hafif hareketlerle. üzerinde deri ceket vardı. "abi ben
gelmeyeyim en iyisi" dedim. sonra da, "ama abi seninki değişikmiş, bel üstü
kesimden bahsediyorum ben, cepsiz, düz vıdı vıdı". toparladığımı sandım, işe
yaradı zaten. eve girdik, bize salonda bir yer gösterdiler, tuvalete girmeyi
tercih ettim. uzun süre kaldım tuvalette, kusmak üzereydim ama kusamıyordum,
salyalar akıtıyordum sürekli ve bu halde olduğum için, bir kadına çok
kızıyordum. ne zaman sarhoş olursam hep, onun yanında olacaktım ve hep son
uyuyan ben olmak zorunda olmayacaktım. bazen o da, benden daha az içtiyse,
özenle, sevecenlikle uyutacaktı beni. yalan ulan, ilişkilerde bu haller
fazla sürmüyormuş. herkese ve her şeye kızdım, kırmak istedim kafamı,
sürekli bunlara takıldığı için, bunları dert ettiği için, beynimi çıkarıp
klozete atmak ve üzerine sifonu çekmek istiyordum. bomboş kafayla, dertsiz
tasasız, aylak gevlek dolanırdım. "hey dostum beynin olmadan yaşamayamazsın"
dedi bir ses, böyle dangalaklar hep vardır, bir hayal kurarsın, hayaller
saçma olabilir, illa ki gerçek temellerde oturması gerekmiyordur ve o
dangalaklar çıkıp böyle bir laf ederler. espri falan da değildir yaptıkları,
bunu söyleyerek senin ne kadar boş, bön, temelsiz düşündüğünü veya bilgisiz
olduğunu sana veya etraftakilere göstererek bir kademe daha yükselmek
isterler; oysa hiç şansları yoktur bu kafayla.


- şu galatasaray'ı sürekli böyle, oynasın ömrümün sonuna kadar oynasın,
tv'nin başından kalkmadan, onu izleyerek yaşayabilirim.
- olur mu ya. ergün 32 yaşında zaten, seneye bırakacak, futbolcular
yaşlanacak...


- ıssız bir adada tek başıma yaşamak isterdim, kitaplarım olacak yanımda,
kağıt kalem, solo-test, championship manager ve bir şişme kadın.
- nasıl yemek yiyeceksin ha, nasıl karnını doyuracaksın, suyu nereden
bulacaksın...


- sevgilim, senin içinden çıkmadan, hayatımı böylece geçirebilirim. bu an,
tek kurtuluşum.
- susadım ben. hem, eve gitmem lazım, çabuk, hadi.


böyledirler işte. ulan ben de biliyorum adamların yaşlanacağını, ben de
biliyorum acıkacağımı, biliyorum ben de gideceğini, bunlar bilinmesi için
herhangi bir çaba gerektirecek şeyler de değil. ne diye söylüyorsun ki
bunları, niye o düşüncenin, hayalin ağzına sıçıyorsun? sen de devam ettir,
üç beş cümle daha uzasın, şekillensin, üç beş cümle, üç beş dakika daha iyi
hissetmesini sağlasın kendisini. bu insanlar beni öldürecek. "öldüreceksin
lan beni bir gün" dedim sese, "veya ben öldüreceğim bir gün seni".
iddialıymış bayağı, "ölmekten korkuyor musun yoksa" diye sordu, hödük...
"ölmekten korkan yaşamasın" diyip çıktım tuvaletten.


erhan ortada yoktu, mutfak masasında sızmış, rahat görünüyordu ve uykudan
uyandığında beni sinir ederdi. suratsızdır, sinirlidir, söylediğini anlamaz,
neşeli olsan, saniyesinde günü berbat eder, "bırakın uyuyayım"dan başka bir
şey söylemez ve rahatına ermeden kalkmaz, sadece kendi işleri için uyanır
erken saatlerde... gerçi ben buna bir hayli alışıktım, ama erhan'a aşık
değildim ve katlanmam gerekmiyordu. bu yüzden uyandırmadım. salona geçip
koltuğa uzandım. uyuyamıyordum, gözlerimi ne kadar uzun süre kapatırsam,
kusmaya o kadar yaklaşıyordum. başım dönüyordu ve ben başı dönecek bir insan
değildim. baş dönmesine asla inanmadım ve buna tanık olmayacaktım. gözlerimi
açık tutarak sızmaya karar verdim. herhalde bir süre sonra yorgunluktan
sızardım. "uyuyor musun" diye seslendi.


o anda, bunu kaldırabilecek durumda değildim. herhalde, içinde bulunduğum
hissiyatta, başıma gelebilecek en kötü şeylerden biri de, buydu; sarhoş
kafayla, gecenin sikinde, uyumaya çalışırken, herkesten nefret ederken,
herkese küsmüşken ve bir kadına çok kızgınken, hiç tanımadığım, sarhoş bir
kızın gelip bana "uyuyor musun" diye sorması.


evde misafir olmanın doğal içgüdüsüyle, "ne var, bir şey mi oldu" diye cevap
verdim. "yok, neyse" diye cevapladı. kadınlar her yaşta aynıydı. bu durumda
ikinci veya üçüncü kez sorarsın, ses tonunu değiştirirsin ve anlatmaya
başlarlar. ses tonum zaten içtiğim sayısız sigaranın etkisindeydi, yattığım
yerden doğruldum, "bir şey söyleyecektin, neydi o" diye sordum tekrar. salon
kapısının girişinde, sağ omzuna yaslanmış ve ellerini göğüs seviyesinde
bağlayıp, vücuduna da biraz eğim vermiş bir duruşu vardı. bu, kadınların
kendilerini güçlü sandıkları duruşlarındandır. -bir çerçevenin içindeyim,
beni her an sıkıştırabilir, üzerime çökebilir fakat görüyorsunuz
korkmuyorum, umursamıyorum, böyle durumlardan defalarca kurtuldum ben ve
halen korkusuzca durabiliyorum- bu pozu çok görmüştüm, bu duruşta
kendilerince önemli sözler söyleyebilir, bir erkeğin bütün hayatını sarsacak
sözler söyleyebilirler, yani bunu yapmayı düşünür ve yapmaya çalışırlar.
sadece sıcak davranman yeterlidir, bir kaç dakika sonra dizlerinin önünde,
saçlarını okşatıyor olurlar. bunu yapmayacaktım. hiç bir şey söylemiyor,
gözlerini bana dikmiş, duruyordu öylece. acilen sızmam lâzımdı ve
olacakların, ne olacağını da bilmek istemiyordum. "cezmi abi nerede" diye
sordum, "yattığı anda uyudu, ben uyuyamıyorum, kafam çok karışık". cevap
vermedim. "en son ne zaman seviştin" diye sordu. gerçekten uzun zaman
olmuştu, seviştiğimi düşündüğüm anların da tek taraflı, hödük düşünceler
olduğunu heybetli bir acıyla öğrenmiştim. tecavüz ediyordum ben sadece. ve
bunun ağır yükünün altında her gün daha da eziliyordum, farkettim ki, sarhoş
olmak bile bunu düşünmeyi unutmamı sağlayamıyordu. "sevişen bir insan
değilim" diye cevapladım. "yaşından fazla olgunsun" dedi, aynı sabit ve
korkusuz duruşuyla.


"olgunluk" konusu beni delirtebilir. kadınların takıntısıdır bu. aşık
olurlar çünkü çok olgunsundur. sadece onlara göre bir kaç eksiğin vardır.
acelece bunu değiştirmeye girişirler, seni bir heykeltraş gibi
yontacaklardır. değişmezsin, bu en büyük sorun olur. değişirsin, buna
gururlanırlar, ilişki iyiye gider. biraz daha değişirsin. tam onun istediği
insan olursun ve bu defa senden ayrılırlar. değiştirecek başka bir adam
bulmak üzere. ayrılırken söyledikleri söz çoğu zaman aynıdır. "çocuksun"
veya sana söylemez de başkalarına söylerler bunları "çok çocuktu". sen
kimsin ulan, nasıl karar veriyorsun, neden kendini olgun sanıyorsun, bunu
kim bilebilir. bu sorun çoğu zaman ilişkilerdeki "çocuk olma yarışı"ndan
kaynaklanır. herkesin çocuk olmaya ihtiyacı vardır ama hayat bu şansı sunmaz
belli bir yaştan sonra. iş yerindeki patronunun koltuğunun kenarına oturup,
saçını okşamasını bekleyemezsin, böyle bir ihtiyacın olduğunu bilmemelidir
patronlar. ilişki sırasında, yakınlaşma başladıkça iki taraf da bunu
göstermeye başlar, ikisi de okşanmak, çocukluk, muhtaçlık, sevilme
arzularını törpülemek ister. annesinden uzakta olanlarda, annesini kaybetmiş
olanlarda, annesiyle problemi olanlarda çok daha fazladır bu. ve gençler
annelerle problemlidir. hep aynı zaten, anne sevgisi-baba sevgisi arayışı.
"annem gibi sev beni", "babam gibi sarıl"... erkek, bir kadının çocukça
sevilmek istemesine ömür boyu katlanabilir, bundan rahatsız olmaz ve bu,
sevimli anlar yaratır ona göre. fakat kadın, bir yerden sonra, kendisini
çocuk gibi sevmesini istediği adamın, kendisinden daha fazla çocuk sevgisi
beklemesine dayanamaz. çünkü kendisi de sevilmelidir. sonra bir gün, erkek
"sevsene beni hadi" diye beklerken, meşe palamudu gibi büyür, sanki dün "al
beni kollarına ühü" diyen kendisi değilmiş gibi, "bak işte çocuksun,
sevilmek istiyorsun", "olgunum ben, bununla uğraşamıyorum, hayatı farkettim,
o böyle yaşanmıyordur sanırım???" diyerek ayrılır. işte bu ipe sapa gelmez
düşünceler tahmin edilemeyecek kadar dal budak verdiğinden,
kabullenemeyeceğim yerlere gittiğinden, kutuların içinden, sayısızca,
günlerce açıp açıp durduğum kutular ve anlamlar çıktığından, "olgunluk"
konusu beni delirtebilirdi.


"yaşımdan fazla ölgünüm" diye cevap verdim, "tekrar uyumaya çalışsan daha
iyi olacak". gelip yanıma oturdu ve yanağımdan öptü.
"sanırım sana aşık oldum ben".
"hiç sanmıyorum" dedim,
"nereden biliyorsun" diye sordu
"hastayım ben, problemliyim, bahçedeki kedileri alıp her akşam ameliyat
yapıyorum, 21. yüzyıl'ın karındeşen jack'i olmaya çalışıyorum, mobilyacı
katili benim, üsküdar sapığı benim, "ebleh" bile diyemeyen "hasan ekinci"
benim, kara murat benim".
"hiç ciddi olamaz mısın" dedi, beklenen bir tavırdır,
"sen" dedim, "bunu seviyorsun, ciddiyetsizliğimi şimdi, sonra ciddi olmamı
isteyeceksin, olamayacağım, bekleyeceksin, hiç bir şeyi ciddiye almayağım,
sonra sen çok üzülürsün, ben bir şeyleri ciddi ciddi, ciddiye alabildiğimi
görmeni isterim, her şey çok ciddileşir, o zaman benim hiç ciddi olmadığım
zamanları özlersin, ben artık kolay kolay o hale dönemem, çünkü sana
anlattığım ciddi şeylere, çok ciddi cevaplar isterim ve sen bunlardan hep
kaçarsın, daha rahat kaçabilmen için, benim de ciddiyetsiz olmamı istersin.
olursam gidersin, olmazsam yine gidersin. şimdi ciddiyim ve lütfen gider
misin, yani gidip uyur musun?"
"alemsin" dedi sadece. kadınlara bunu kim öğretiyor? neden hep "alemsin"
diyorlar bana? binlerce kez duymuşumdur bunu ve söylenenden hiç bir şey
anlamadıklarının göstergesidir.
"öffff". "öff ki ne öfff" diyebildim cevaben. demek değil de "öfff"lemek
herhalde.
"film izleyelim mi, bir sürü film var" diye sordu. "yine mi film?" diye
soramadım. "neden insanlar bir şeyler olmasını istiyorlarsa, o olana kadar,
aradaki vakti filmle doldurmaya çalışırlar, film vakit doldurma aracı mıdır?
sevişeceksen seviş, kavga edeceksen et, ayrılacaksan ayrıl, uyuyacaksan, yat
uyu, benimle sadece sevişmek istiyorsan, sadece seviş ve bir sonraki
sevişmeye kadar ne istiyorsan onu yap, arada filmleri harcama bari... film
izlemek, bir film süresi, benim için çok özel anlar içerir, film izlemek
ibadet kadar, konuşmak, anlaşmak ve hayal kurmak, sevişmek kadar kutsal ve
saftır benim için. ve sadece ilk defa film beraber izlediğim kadına aitimdir
bu konuda. evlilikten daha önemlidir, karşı cinsten biriyle film izlemek,
onunla evlenmektir ve ihanet edilmemeli, aldatırmamalıdır. zaten bunu
beraber yapabileceğim bir başka kadın da yoktur..." diyebilirdim, bu konuda
ona nutuk çekebilir ve belki bunları söyleyene kadar sızabilirdim.
"hayır" diyerek yanıtladım sorusunu, "izleyeceğimiz filmi anlayabileceğini
sanmıyorum". bu onu küstürecekti ve gidip yatacaktı.
"senin", "senin sevilmeye ihtiyacım var biliyor musun?" işlerine geldiğinde,
bunu kolayca anlayabiliyorlardı.
"evet, farkımdayım fakat sevilmek, şimdi hem ihtiyacım olan ve beni
iyileştirecek, hem de beni yerle bir edip, öldürebilecek kadar tehlikeli,
buna cesaret edemem" dedim.
"anlatmak ister misin" diye sordu, yine sordu.
"neden bir kadın, bir kadın olmaktan başka bir şey beceremez" diye sordum
ben de.
"iyi de ben sana aşık oldum" dedi. anlamıyordu. ve inanmıyordum, bundan
sonra, birisi "aşık oldum" dediğinde ona inanmayacaktım ve bu gerçekten
kötüydü. bunun acısını da iyi bilirdim, sen aşıksındır ama seni bir türlü
anlamıyordur. çünkü sana aşık değildir. ve bu anlaşılabilir bir şey
olmalıdır. bırakıp, kendi kendine yaşamalısın ne yaşıyorsan. ben bunu
yapamıyordum ve şimdi yanımda oturan bir kız, "sana aşığım" derken, ben ona
"iyi de ben değilim" diyerek acı çektiriyordum. bunun bir çözümü olmalıydı
ve o da "sikeyim aşkı" diyebilmekti. bunu herkesin diyebilmesi. hayatın
anlamlarının hepsi anlamsızlaşır, en güzel anlar ve insanın karnında
hissettiği o aşk acısı, doygunluğu, mutluluğu veya ölümü kaybolur ki, bu
insanın yaşamasını sağlayan dinamodur. mümkün değildi aşksızlık.


o anda çok iyi bir şey oldu. kötü ama iyi bir şey. elimdeki harddisk'i, yani
bütün yazdıklarımı, geceyi geçirdiğimiz, içki içitğimiz o yerde unutmuştum.
"hardisk'imi unutmuşum, onu almam lâzım" dedim.
"uyanınca gider alırsın" dedi soğukkanlı bir halde.
"uyanığım ve zaten sabah oldu, gidip onu alacağım"
"bu halde mi, sarhoşsun, bu saatte mi"
"ben çıkıyorum, gerçekten çok önemli, iyi uykular sana" dedim ben.
"sevişmekten korkuyorsun" diyerek son kez şansını denedi sanırım. mükemmel
güzellikte bacakları ve ağzımı tatlandıracak, kusursuz memeleri vardı. aptal
mıydım ben, hayır, aptal bir aşıktım ben.
"bilmek mi istiyorsun"? diye sordum, "şimdi gün boyu yataktan çıkmadan
sevişmek istiyorum, aynı pozisyonu bir kere daha tekrarlamadan, geberene,
çatlayana kadar sevişmek istiyorum, ama seninle değil, cezmi abi'nin kız
arkadaşıyla hiç değil, beni sevip sevmediğini bilmediğim, ismini bile
hatırlamadığım biriyle değil, film izleyemediğim biriyle de değil, "kadın"
olan bir kadınla da sevişmek istemiyorum. cezmi abiye durumu anlatırsın, ben
harddisk'imi almaya gidiyorum..."


ben kapıya doğru giderken, arkamdan bir şeyler söyleniyordu. hiç birini
duymadığımı sanıyorum. dışarıya çıktım, gömleğimdeki teri hissediyordum ve
bu hoşuma gitti. hemen bir taksi buldum, saat sabahın 5'iydi ya da 6'sı ve
sokak taksi doluydu. veya ben sarhoştum. gündüzden açtırıp kadıköy'e geçtim.
bu saatte kapalı olmaları gerekiyordu. gidip bir yerde çorba içtim, üstüne
5-6 tane sigara. sonra kadköy'de, "güzeldi" diye hatırladığım her yere
gittim, her yerin önünden geçtim. öylesine dolanırken, yolda arkadaşım
olmayan bir arkadaşa rastladım ve ilişkilerle ilgili bir şeyler söyleyip,
aşka dair bütün düşüncelerimi parçaladı. aşka dair bütün düşüncelerim püreye
dönmüştü zaten, bir de onları parçalamasına gerek yoktu. püreden
düşüncelerle yaşamak zaten zordu, bir de bunların parçalandığını düşününce,
iyice boka batmıştım. "zamanı geldi" diye düşünüp, geceyi kotardığımız
mekânı buldum. harddisk'imi saklamışlardı. komi, "abi senin olduğunu
biliyordum, aldım hemen, sakladım, getireyim" dedi. "gözümde değerin yüz kat
arttı, her gece burdayız artık" deyip aldım alacağımı ve eve dönüp, farkında
olmadığım bir şiğir yazdım. hayatı sikilen bir insanın, başkalarının
hayatına karşı, kendi durumunda olan insanlara karşı, daha anlayışlı ve
sevecen, ve dost olması gerekirken, başkalarının hayatını ne kadar
sikebildiğini anlattığımı sandım.


içtiğim her sigarayı, sonuna kadar içmemin şart olmadığını düşündüm. bunu
kabul edebilecek hale geldiğim için, kendime çok kırıldım ve onun için
ağladım, uyumadan önce.


uyandığımda, ilk önce göbeğime sarılıp, onu asla aç ve sevgisiz
bırakmayacağımı söyledim.

2003 kaybedenlerkulubu.com