Anasayfa | KaybedenlerKulübü | Bende yazayım | Saçmala | FotoLOG |Son |Linkler |İletişim

BİR ODADA, YALNIZ...
"bukowski'ye..."

kafamda bin bir düşünce, bin bir tilki, bin bir ölüm. uyuyamıyorum, bu kesin zaten, son günlerde bundan çok bahsettim. bu defa mevzu uyuyamamam değil de uyumaya çalıştığımda karşılaştığım enteresan bir durum. uyuyup uyumadığımı bilmiyorum, yaşadıklarım gerçek mi, zahir mi, onu da ama başıma gelenler bir hayli garip. aslında uyuyor olmam lazım, ama bu mendebur oda beni bırakmıyor. yatağa yattıktan kısa bir süre sonra, sanki hiç yatmamışım gibi, uyumamışım gibi, yine aynı odada kalıyorum sanki. gördüklerim yine aynı, artık temizlenmesi gereken yerdeki halı, kendi cinayetimin tarihine sabitleyip bıraktığım masa üstü takvimi, kapıya asılı çöp poşeti, monitörün yanındaki viski şişesi, artık görmek isteyip istemediğime karar veremediğim resimlik, yatağın altında aylardır bekleyen, bir tanesi kayıp mavi çorabım ve sinema dergileri. uyumadığımı bildiğim zamanlarda da uyuyor olabilirim, bunu bilememeye alışmak gerçekten zor, bilmek için ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum, ne zaman rüya görüyorum, ne zaman uyanığım, vaktimin çoğunda bunu ayırt etmeye çalışıyorum.

uzun zamandır her şey bok gibi afedersin. tiksindiğim yalnızlık, aşkların ölümü, çürümüş salamlar, diş ağrıları, galatasaray'In maçları, banka hesapları, kadın, hepsi kötü durumda. ve daha neler, neler var. yaşımın henüz küçük olduğunu söyleyenler var, küçük beyinliler, fakat bu yaşımda bile, hayatım, hiç bir zaman bundan daha kötü olamaz diye düşünüyorum. bunları anlatacak kimsem de yok yazık ki, fincan'la konuşuyordum, fincan, hiç konuşmayan bir bir muhabbet kuşuydu, soğuktan öldü. yusuf var, akşamları bana uğrar. yusuf'un dostuyum sanırım. o, bazen beni rahatlatmaya çalışıyor ama bunu yaparken benim gibi "boşver" demiyor. "şükret" diyor, "daha iyi olmaya çalış". bir şeylerle uğraşmamı sağlamaya çalışıyor, beni dışarı çıkarıyor. "bir odan var en azından" diyor, "sokakta yaşamıyorsun". sokaklarda olmak istediğime inandıramıyorum. "sen umutlu bir adamsın" diye kızıyor bana. "her gün sabah, onu beklemeyi bırak artık, sikeceğim senin şu dangalak sevgini" diyerek tersliyor. "bekleme artık, siktiret, insan olsa, en azından arada bir arar, halini hatırını sorar, tek başına yaşayan, yalnız bir adamsın, en azından merak eder, sen aramasan, siklemiyor bile, sen de artık kendi hayatına bak" diyor. yusuf mantıklı, ben olamıyorum. "sokaklarda yaşamalıyım yusuf" diyorum, "bana şarap getirir misin?" "siktir git" deyip gidiyor yusuf o zaman. gerçekten gitmeliyim aslında, artık dayanamıyorum. kandırıldıldım, satıldım, dövüldüm, aldatıldım, küçümsendim, kafama silah sıktılar, ölmedim, kolsuz kaldım, yerlerden kanımı kendim temizledim, harddisk'İm bozuldu, beddua olmalı, her gün daha güneş doğmadan sarhoş oluyorum, günde üç paket sigara içiyorum, geçen pazartesi araba çarptı ve geceyi acilde geçirdim, sarhoştum, kimse ilgilenmedi, insana çok inandım, hele ki bir insana çok inandım ve onda hayatımı kaybettim. artık dayanamıyorum. tarihi işaretledim zaten bitiriyorum, yine de dayanamıyorum. hepsini bırakıp, sokaklara çıkmalıyım. oysa ki bir odam var. odamda bir adamım. bu odayı satın alırken, burada, tek başıma bu kadar vakit geçireceğimi tahmin etmemiştim. yatağı büyük almamın sebebi de buydu, tek başıma yatmayacaktım. dışarı çıkmalıyım, şarap bulmalıyım, ama odam var.

her neyse, işin aslını bilmiyorum, ya uyuyup kendimi odamda düşlüyorum ya da odamda, uyanık bir haldeyken oluyor ne oluyorsa. bahçenin kapısının açılmış olduğunu farkediyorum, içeri kedi girebilir ve ben o kediyi boğmak zorunda kalırım, fakat biraz önce o kapının kapalı olduğuna yemin edebilirim. sonra, kapının aralığından giren bir kedinin bana diş bilediğini görüyorum, o sırada masanın üzerindeki kalemlikte durması gereken kalemler, sanki başıma nişan almış bekliyorlar, aralarında bir şeyler konuşuyorlar. hızlıca kalkıyorum yataktan, "siktirin lan ibneler" diye bağırıyorum. kayboluyorlar. delirdiğimi düşünüyor olmalısınız. bunu ben de düşünüyorum. bu sorunun mantıklı bir açıklamasını bulmak için bir hayli vakit harcadım. geldiğim nokta şu: kendimi tanıyorsam eğer, kendimin rahatsızlıklarını biliyorsam, ben insanlarla beraberken, çok huzursuz oluyorum. konuştukları şeylerden nefret ediyorum, içleri boş, içlerinde anlam bulamıyorum, içlerinde insan bulamıyorum. bir müzik klibinden bahsediyorlar, çıktığı yıldan, şarkının ismini, söyleyenini birbirlerine hatırlatıyorlar; bir şeyin markasını konuşabiliyorlar, şaşırtıcı, onunla ilgili bilgileri de var, ve buna saatlerce devam edebilirler. biri anlatıyor, diğeri kafasını sallıyor, "yaaa" diyor, "evet öyleydi", "bakar mısın", "inanmıyorum" falan diyor diğeri, sonra diğeri anlatıyor, ötekiler dinliyor. anlatan "anladın mı" diyor öbürlerine, öbürleri cevap vermiyorlar buna. konuşurken, cümlesini bitirirken "anladın mı" diyen insanları ızgara yapıp köpeklere yedirmek istiyorum. bu ahmakça şeyleri konuşurken heyecanlanıyorlar, bu heyecanı savunabilirler, umarım hiç bir zaman bu anlattıklarımı onlara söylemem ve sonucundaki tartışmaya girmek zorunda kalmam. yine de, etrafımda insanlar varken kendimi güçlü hissediyorum. sonuçta şuraya geliyorum: onların hayatları, anlamları kolay, boş, budalaca. bunu farketmiyorlar, sorgulamıyorlar. eğer onlar tüm bu hayatı bir yana bırakıp, bunlarla varlıklarını devam ettirebiliyorlarsa, bunu ben de yapabilirim. oysa yalnızken ve etrafımda sadece duvarlar, dumanlar, dış sesler, nefes almak, geçmiş, benim geçmişim, onun geçmişi, uyuşmak, öldüreceklerim, kendi sonumun yakınlaşışı verken işte bu garip şeyler olmaya başlıyor. zayıf bir adam olduğuma inanmaya başlıyorum. tanrı'yı dinledim, felsefecileri okudum, şairlere baktım, ekonomistlere, yönetmenlere, herkesten ayrı tuttuğum kadına baktım, fakat hepsi yollarını şaşırmışlardı, nereye gittiklerini, ne istediklerini bilmiyorlardı, bildiklerini sandıkları şeye inanmıyordum. yaşamıyorlardı, robot olduklarını düşündüm. hepsi bambaşka bir şeyden söz ediyorlardı. hepsini bıraktım, dinlemeyi, okumayı, anlamayı. sevmeyi bile bırakacağım. içiyordum, bu işe yarıyordu, futbol, at yarışı, seks biraz işe yarıyordu işte. dışarıdan bakarsan, onlardan biri gibiydim, ehliyetim vardı mesela, nüfus cüzdanım, ödemem gereken faturalar vardı fakat hepsinden farklı olarak içimde "başarmak" arzusu taşımıyordum. başarmak ve bir "şey" olmak. yalan söylemiyorum, bir ailem olmasını o kadar çok istemiştim ki, bunun için her şeyi yapabilirdim, ailem! sevdiğim kadınla beraber olacaktım ve yalnız onu sevecektim, bizim bir evimiz olacaktı ve içindeki her şey bize ait olacaktı, musluk başları, aynalar, toz bezleri, askılıklar, kapı zili, bardaklar, yatak örtüleri, pijamalar, evet uykum var, her şey bizim olacaktı işte, ikimizin istediği gibi. "ortak karar"ı her şeyden çok önemsiyordum. maalesef öğrendiklerimden biri de, bunun mümkün olamayacağı oldu. "ortak karar" yoktu. kadın, kendisine emredilmesini istiyordu, emri vaki yapılmasını, azarlanmayı, onunla ortak kararda buluşmaya çalıştığında, senin zayıf olduğunu düşünüyordu. böyle, aile olunamaz. vazgeçtim. vazgeçirildim. hiç bir şey olmak istemiyorum, hiç bir şeyde olmak istemiyorum. böyleyim, bunu kabul ediyorum, bunu kabul etmemelerine bir şey diyemem, onları uyandıramıyorum. bunları düşünebiliyordum ama söyleyemiyordum, söyletmezler. sadece bunları yazabiliyorum ve buyum. bir sanatçı değilim, mühendis değilim, entelektüel değilim, aynı kelimeleri çok defa kullanıyorum, müzisyen değilim, artık anlam da değilim. her yanım tezat, tezatların içinde boğuluyorum, bu delilik mi bilmiyorum, olabilir.

konuyu çok dağıtıyorum. bitirmem gerekli, uyumalıyım. odadaki garip olaylardan söz ediyordum. bunlar, bir kaç ay önce başladı. ilk olduğunda, ben bir şeyler söylemesini, ya da gelip yanıma yatmasını bekliyorken, kapıyı çarpıp gitmişti. yıkılmıştım, artık birlikte olacağımıza veya bu dünyada benim umduğum gibi bir aşk olduğuna dair bütün umudumu yitirmiştim. bundan dolayı oldu belki de. uzun süre sonra onsuz şarap içmeye başlamıştım ve ilk defa, nedense, tek başımayken bira içiyordum. futbola yeni yeni alışıyordum ve günde 5-6 defa otuzbir çekiyordum. sonradan aramız düzeldi, daha uysaldım, fazla önemsemiyordum, biteceğini görmüştüm ve üzerine düşmüyordum. her şeyi kabullenmiş, tüm geçmişi, tüm yaşanmış ve siktir edilmiş aşkları, geçmişteki tüm gizleri. sevişmek bana zor gelmeye başlamıştı. "seni seviyorum" diyordu, "sadece seni sevdim ve ömrüm boyunca sadece seninle sevişeceğim". söylediklerinin pek yararı olmuyordu, uzaklaşmıştım, uzaklaştırılmıştım. ve bir gece, bunun bir rüya olup olmadığını bilmiyorum, uyandım ve o da yanımdaydı, lanet olsun, uyandım mı bilmiyorum, belki de uyandığımı düşünüyorum. yatağın üzerinde, aşk perisine benzer ama şeytan kafalı, elleri oklu, ucube yaratıklar uçuyorlardı, bir ayin yapar gibiydi halleri. sevdiğim kadın, huzursuzluğumu sezmiş olmalı, beni sevdiğine inanıyordum, bu hayatımdaki en sevdiğim şeydi. "uyumuyor musun, bir şey mi oldu" diye sordu. "yok bir şey dedim, yana doğru yatacağım". ona anlatamazdım, kafamızın üstünde elleri oklu ucubelerin uçuştuğunu, kapıyı çarpıp gidebilirdi. uyuyormuş gibi yaptım. aniden yerimden doğrulup bir yumruk savurdum, üç tanesi düştü, bir tane daha, geberip gittiler, kalanlar korkup kaçmış olmalıydı. rahatladım ama o da uyandı. "ne oluyor" diye sordu. "seni seviyorum" dedim, yanağımdan öptü, boynumdan öpmesini isterdim.

böyle başlamıştı işte, şimdi ise durum daha kötü. yataktan kalktığımda, sanırım uykudan uyanıyorum, vücudumda izler oluyor, karnımda çizikler. bir gün karnımdaki çizikleri sormuştu, açıklayamamıştım. yerdeki halı başıma gelen en kötü şey. ben uyurken bana saldırıyor. uyanıyorum ve bazen boğazıma sarılmış oluyor, nefes alamıyorum. yerdeki halı, cumartesi pazarından aldığım. ben sakin olmaya çalışıyorum, hiç bir şey yokmuş gibi davranıyor, bir bira açıp, bir sigara yakıyorum ve maç özetlerine bakıyorum. camdan kedileri izleyip, olanları unutmaya çalışıyorum. tehlikeli bir halı bu, ona bulaşmak istemiyorum. uyuyamıyorum, uyuyamamaktan dolayı son derece yorgunum. eğer bunları ben hayal ediyorsam, bunları hayal etmek istemiyorum.

o gece tekrar saldırdı. sinsice hareket ediyor, duvarda sürünüyor. "yerini mi beğenmiyor acaba" diye düşündüğümden defalarca yerini değiştirdim, sonraki gece de ben uyuyunca yine aynı şeyler oluyor. kapının önüne fırlatıyorum ve sonra kımıldadığını görüyorum. tam kafamı çevirdiğim anda kımıldıyor, biliyorum. yataktan kalkıp, ışığı yakıyorum ve bilgisayarı açıyorum. işte bu yüzden bu kadar çok "championship manager" oynuyorum. artık hepsini tanıyorum oyuncuların, finlandiya futbolunu benden iyi bilen yoktur: "svend asmussen", "jorgen flo", "mad-spur morgensen", doğum yıllarını, yaşlarını, istatistiklerini de sayabilirim, binlerce oyuncu tanıyorum. bazen "championship manager" yetmiyor, bir şeyler okumak zorunda kalıyorum unutmak için. ne bulursam. takvim yapraklarındaki yemek tarifleri, satılık araba ilanları, "mayk hammer"leri de bu yüzden okuyorum, beni rahatlatıyor, benim gibi problemleri var en çok da bukowski*, yaşamış bunları, beni anlıyor. ben bunlarla uğraşırken halı kımıldamıyor ve ben bir kaç bira, şarap içmiş oluyorum, sabah oluyor ve sanırım o zaman uyuyabiliyorum.

bir kaç gün önce tongaya bastım. berbattı. uykusuz olduğumdan dolayı, ilkindi namazını mütaakiben yatağa girdim ve uyandığımda, ya da ne bileyim odamı düşlediğimde, karanlıktı ve halı boğazıma sarılmıştı, bu defa kesin öldürecekti beni. anladım ki aramızda akıl almaz bir husumet vardı. beni boğmayı kafasına koymuştu, kafasına mı, bir halı o. size öyle geliyor, gözünü köreltmiş, kararlı bir halıydı o. nefesimi kesmesini önlemek için var gücümle karşılık verdim, durmadan saldırıyordu. terliyordum. inanmıyorsunuz. ama yaşamadan inanmak imkânsız tabii. ben gerçeği anlatıyorum, fakat ne yazık ki, etrafımda bana inanacak kimse yok. sevdiğim kadın bana inanır mıydı? bana inansa beni terkeder miydi? hay sikiyim. buna birileri inanmazsa çıldırabilirdim, belki de çıldırmıştım, çıldırdığımı söyleyecek biri bile yeterdi. bana garip gelen bir şey de, kendi sonumu planlamış olmama rağmen, bu halıyla mücadele etmemdi. ne güzel, belki kolayca öldürecekti beni. ben uyurken, oysa ben ona karşı koyuyordum. gece vakti, bir halıyla boğuşuyordum. sonunda kaldırıp yere fırlattım ve acelece ışığı yaktım. ışık yanıkken korkuyordu şerefsiz. ışık onun işini bitirmişti.

sandığım gibi değilmiş, ışık yanmasına rağmen halen kımıldıyordu, yer değiştirdi. eminim. emin olduğuma emin olmak istedim ve oturup gözlerimi halıya diktim. yine kımıldadı. odanın öbür ucuna kadar gitti. halının yanından tedbirlice geçerek gözlüğümü aldım. normalde gözlüğümü fazla takmazdım ama yine de bir kez daha gözlükle bakmak istedim. dışarı çıkıp yürümeliydim en iyisi. gidip bir dergi alır, bir çay bahçesine oturup okurdum. hiç sevmediğim, yapmadığım şey. tek başıma, bir çay bahçesinde. tek başınalıktan nefret ediyorum. ama öğrenmek zorundaydım, kimse yoktu. beni kimsesiz bırakarak, beni yalnızlığa itiyorlardı, yalnız kalma sürem arttıkça, onlardan uzaklaşacağımı önemsemiyorlardı, kim bilir. bu düşünce üzücüydü işte. çay bahçesine gidecektim ve sipariş verecektim. sadece bir kere sorsun ve bir kere daha gelmesin diye, ilk siparişte 20 çay söyleyebilirdim. bunu iyi düşündüm. odadan çıktım. kafamı geri çevirdim ve lanet, halı, kapının aralığından beni izliyordu. püsküllerinin arasından gözlerini, ağzını görebiliyordum. bu defa, bu olayın gerçekliği iyice anlaşılır olmuştu ve bu beni rahatlattı. akrepler gibi, kaçacak hiç bir yer kalmadığında, sakince oturur kendilerini sokarlar, veya japonlar, onlar da akrepler gibi, kaçacak bir yerleri kalmadığında, ortada durup hara-kiri yaparlar. benim sonumun tarihi belliydi, ama o zamana kadar bunu kabullenmeliydim. herkese böyle olur sanıyorum. artık dertler, çaresizlikler ayyuka çıktığında, hiç bir çare kalmadığında, eskiye göre biraz daha rahat davranırsınız. o an, halının, bana bağlı olduğunu düşündüm. belki benim yalnız kalmak istemediğim gibi, o da yalnız kalmak istemiyordu. gözlerine bakmaya çalıştım, gözlerinde üzüntü görmek istiyordum, yalnız kaldığımda benim gözlerimde olanlar gibi. iyi de bu halı beni öldürecekli. aceleyle yusuf'un yanına gittim.

yusuf, kardeşiyle oturmuş televizyon izliyordu. ben onun kapısından girerken halı, odadan tamamen çıktı. yoksa dışarı mı çıksaydım, dışarıda nereye kaçsaydım. karanlıktı. soğuktu ve hayatım boyu hep üşümüştüm. en çok da sevgisizlikten. dışarısı hem soğuktu, hem sevgisiz, donabilirdim.

onların odasına girdim. eğer gelirse, onlar da görecekti ve ben delirmemiş olacaktım. onlar inanırdı o zaman, başkaları da onlara inanmazdı ama olsun. düş görmediğim ortaya çıkardı ve buna ihtiyacım vardı.

yusuf'un kardeşi "merhaba" dedi. "merhaba" dedim. yusuf, oturmuş cep telefonuyla oynuyordu. "gel, buyur" dedi. "bira var mı" dedim. "dolapta var" diye yanıtladı. "gerek yok" dedim. "elinde ki halı ne" diye sordu yusuf. bu olamazdı. halı, fark edilmeden içeri girebilmek için, koluma dolanmıştı.

korktum. "ben başka bir tane alacağım, bunu odana serersin" dedim ve halıyı, ölüyü gömer gibi, daracık bir yere bıraktım. "karnım acıktı" dedi yusuf. "ben makarna suyu koyarım" deyip acilen kapıya yöneldim. dönüp halıya baktım, bana bakıyordu, kımıldamadan. dışarı çıkınca, "sanırım ben ona bakıyorum" diye düşündüm. kurtulmuştum. mükemmel bir yemek hazırlayacaktım kesin. doktorluk olmuştum, her şey benim düşümdü ve bunları düşünmek için hiç sebebim yoktu. "yarından itibaren arkadaşlarımı aramalıyım" düşüncesi geçti aklımdan, birileriyle görüşmeliydim. bu küçük oda canıma okmumuştu.

tencereye suyu doldurdum, tam ocağa koyacaktım ki, içeriden bir küfür duydum. yusuf bağırıyordu. koşarak yanlarına döndüm, yusuf, elinde bir bıçakla ayakta duruyordu, halı, bıraktığım yerde hareketsiz. "abi çıldırdın mı" dedi kardeşi. "çıldırdım ulan, çıldırdım" diye bağırdı yusuf ve bana dönüp, "sen mutfağa gider gitmez bu halı kapıya doğru gitti, kapıyı aralıyordu, ama kapı kolunu tutamadı, ilk şoktan kurtulunca küfür ederek üstüne doğru yürüdüm ve beni boğmaya çalıştı" dedi.

kardeşi, "abi kafayı yemişsin, yat biraz dinlen, yorulmuşsun" deyip sakinleştirmeye çalıştı. yusuf "sus lan, görmedin mi, beni boğacaktı bu halı" diye bağırıyordu, "manyak mıyım ben, halı kapıdan çıkıyordu, üzerime saldırdı, bıçağı alıp böğrüne gömdüm ve sürünerek tekrar yerine döndü".

halının yanına gittim, delinmişti. hareketsizdi. halılar nerelerinden öldürülürler, ben bilmiyordum, yusuf tek seferde bulmuştu. bir süre oturduk, kimse konuşmadı. "ben makarna suyu koyayım" diye kalktım, yusuf, "götür abi bu halıyı" dedi. "yok abi" dedim, "serersin işte buraya, güzel durur". "götür abi, götür, bir daha görmek istemiyorum" diye tersledi beni. "öldürmedin mi oğlum" diye sordum, "bilmiyorum" dedi. "kafayı yemişsiniz" dedi yusuf'un kardeşi. "yoksa ben gelmeden bir şeyler mi içtiniz". "hayır" dedim ben, "sadece bir bira". "abi çıkar şunu buradan" diye parladı yusuf. makarna suyu koyacaktım, karnım çok açtı. halıyı aldım ve odadan çıkıp tekrar kendi odama döndüm.

yatağa oturdum ve halıyı da karşıma koydum. oturup öylece seyrettim. artık güçsüzdü veya bana öyle geliyordu. kalemlikten bir maket bıçağı aldım ve halıyı doğramaya başladım. paramparça edecektim. parçalanmayı hakediyordu. bir ara durakladım. kimdi bu halı? benim neyimdi, ben miydim? belki de beni seven kadındı, ya da o tutmuştu bu halıyı. sonra başka bir kadın geldi aklıma, onun işi olabilirdi bu veya ta kendisi. hem izliyordu beni, yıllardır. sonra tekrar sevdiğim kadını düşündüm. onu düşünerek mutfağa gittim, makarna suyu koyup, beraber aldığımız şarabı açtım. gözlerimi kapatarak içtim, yüzümü ekşiterek, dışarıya poz yapmadan. beni seviyor muydu bu halı, beni seven bir halıyı mı öldürmüştüm, daha yakın olmaya çalışıyordu belki, belki böyle seviyordu halılar. yoksa ben de, böyle mi seviyorum diye geçti aklımdam. ben de mi boğazını sıkıyordum onun. o yüzden mi öldürmüştü beni. böyle parçalamıştı. hala mı deliyim? sadece ben mi deliydim? etraftaki herkes, yaşamaya çalışmakla, bu hayallerle, bu planlarla, bu hedeflerle delilik etmiyor muydu sanki?

makarna suyunu koydum. ve dönüp halının parçalarını bir kutuya doldurdum. saklamak geçti içimden, beni seviyor olabilirdi. beni seven herkesten bir şeyler saklıyordum. ama saklamamaya karar vermiştim, onu hatırladım. gördükçe salak gibi üzülüyordum. sinema biletlerini saklıyordum, beraber alınan defterleri, beraber yazılan sayfaları, cep telefonu mesajlarını, beraber izlenen veya izlenecek filmleri. ve bunları görünce üzülüp ağlıyordum. saklamamaya karar vermiştim, artık hepsini, yavaş yavaş atıyordum. halıyı saklamayacaktım. bahçeye çıktım, bahçeye çıkıp, kutuyu yaktım. benim gibi yanıyordu, bağdat gibi yanıyordu, aşk gibi ama ölüm gibi yanıyordu. ağlıyordum. bardağımdaki şarap bitti, şişeyi almak için mutfağa gittim, bıçağı da yanımda götürmüştüm. bıçağı lavaboya koyup, şişeden bir yudum içtim. bıçağa baktım tekrar, üzerinde kan izi vardı, senin ellerinde olduğu gibi ve ağlamıyorsun sen şimdi. hiç kimse ağlamıyor.


* bukowski'nin "battaniye" isimli öyküsüne bir gönderme yapmak gibi olsun diye yazdım.

2003 kaybedenlerkulubu.com