Anasayfa | KaybedenlerKulübü | Bende yazayım | Saçmala | FotoLOG |Son |Linkler |İletişim

Bilinç Gübresi'yle Bağ Bahçe ve CızBız Köfte

darda, dur'da, hurdayım bir hayli. bir kaftan gibi giyilip de içine saklanılıyorsa bedenin, bunu yapıyorum. bir yüzüm asık, şişmiş, yüzümün gözleri korku filmlerinde başrollere aday ve fakat arzu dolu saklanmış ardına, gizli özde gamzelerimin bilmem nerelerine, hislerim; umut beklemekte; biçarece, zavallıca, anlamsızca anlar yaratmakta umuda, tarot fallarıyla, kahve fincanlarında, piyango biletlerinde ve votka şişelerinde, kendini canlı tutmak için kendini uyuşturmakta. bir yüzüm, hiç yok, konuşmuyorum onunla; traşını da kestim, kıl, yün yumağında, mağara kaçkını.

göremiyorum, sezemiyorum, bulanıyorum, şişmanlıyorum. boğazımda, her nefesimde beni daha da zorlayan, olamaz bir acı, gittiğinden beri. ve şimdi ben daha sonra utanacağım şeyler yapmaya gayret ederek, zemzemlerin, vaftizlerin, buddha'ların, yoda'ların temizleyemeyeceği pisliklere bulaşmaya çalışarak, seni unutmaya kalkışıyorum.

alışamadım, olmadığın hiç bir ana. bir tek bu kesin. peki, hangisiydi son gecemiz? bana bunu söyle en azından.

gel deyince gelmezsin, bu nasıl bir yüktür, taşınması ne de zor. sana artık eskisi kadar rahat ulaşamamak da, hiç bir anımda yoğun ve kesin ve hatta maddesel varlığını bulamamak da. nereden, hayatın neresinden, anlamların neresinden, gülüşlerin neresinden, bir dünyanın neresinden geçersem geçeyim, senin var olmaman. buna neden, nasıl dayanıyorum? bilmem; sözlerine güvenip sızmak zorunda kalıyorum...

aklımın her ücra köşesi, gökyüzü diye bildiğim de sendin, sazımın her notası da ve bir kaktüstün, tam da kendimden yitmek üzereyken, kendini yarıp, içinden bana ferah sular akıtan... şimdi düşün, bana ne zaman sarıldın en son, beklentisizce, kaygısızca, sadece sarılmayı düşünerek? şimdi düşün, beni en son nerede avuttun, ne zaman uyuttun, şimdi sen beni terkettin öyle mi? beni. beni basbayağı terkettin yani... hayatını adamaya söz verdiğin beni...

sana erişmeyeli, seni yormayalı, seni soyundurmayalı ne kadar oldu? hesabını ben bilmem, ellerim bilir. beni, sana ulaşmak düşüncelerinden, seninle çırılçıplak kavuşmak düşlerinden mecburen kaçıran ayaklarım, uykularım ve yokluğundan beri, seni unutturmak için hemen sahneye çıkan göbeğim bilir.

kendimin neresindesin kendim? yüzüm de özlemiştir diğer yarısıyla, en azından bir aynada buluşmayı. ve ellerim de özlemiştir emrettiklerini yapmayı, ve gözlerim de artık, acıdan, yorgunluktan, bezginlikten, küskünlükten değil, ongunluktan, mutluluktan, huzurluca kapanmayı özlemiştir. kendim, şimdi sen benim neremdesin? aklım, gel, yine kafama takıl; insanlar ortasına düştüm, kendimden şaştım kendim, haddimden gelemedim, hayattan acayip dayak yedim, yerin dibinde çürüdüm, aklım, kendim, dön artık, yeter yoruldum, bırakma beni.

bir katil, mesela bir bıçak soksa, bir garip birinin ciğerine; "ne de kötü ölüyordur şimdi, bir şeyler yapmalıyım" diye düşünmüyordur tabii. hani "katil"dir ya adları, onlar başka duykuların girdaplarında oluyorlardır o zamanlar. ölüvermekte olanın halini, yalnızca ölüvermekte olanın kendisi anlıyordur. bu, ne gerek varsa, ne diyorum böylesine. yani demem o ki:

hani 'rakı içen de ölüyor su içen de' ya, ve fakat, su ihtiyaçtan, zaruretten, mecburen içiliyor doğamız gereği... içen de doğal doğal ölüyor, kendi halinde. oysa rakıyı, sana iyi gelsin diye içiyorsun, seni anlasın diye sarılıyorsun, hatta az biraz iyi geldiği için rakıya bağlanıyorsun. o da tutup, işkence ederek öldürüyor seni. su allahın hikmeti, rakı insanın ürünü. insanın elinin değdiği her şey, insandan bir şeyler taşıyor ve insan gibi nankörce, vefasızca, acımasızca bir başka insanları tüketmeye yarıyor sadece.


avutulmayalı ne kadar uzun zaman oldu bir bilsen.
ve sonra da, içime girip kapıyı kilitlesen, örtsen perdelerimi, dışarıya sızmasam,
desen ki, "ben burada oturuyordum geri döndüm, sen de hiç bir yere gitmiyorsun"
içimde kalsak, seni yaşatabilir miyim sadece içimde?
veya belki senin içinde bir yerim vardı,
ben yerleşebilirim oraya,
ama küskün, kızgın, pek de argınım illa ki,
biraz alttan alsan, sevimlilik yapsan,
"geçti" desen bana, özür dileşsek hatta,
yaşatabilir misin beni sadece içinde?
sen hiç sormuyorsun bile, yok'tuğundan beriye bir dönüp,
"sen, eşim, dostum, eski her şeyim,
nasılsın, ne diyorsun, ne yiyor, ne içiyor, ne sevişiyorsun"
diye bile.
söyle, ben seni içimde, hangi sıfatla yaşatayım?

aşklarda niyedir, illa ki ve mutlaka, biri, diğerini öldürmek zorundadır,
insanlığın soyunda mı var bu, suyunda mı var cellatlık?

ardısıra, khaf-ra'nın sfenksi gibi, her yanlarım darmadağınık olmasına rağmen uzun zamandır kımıldamadığım yerimden, biraz daha kımıldamazsam, bir daha hiç kmıldayamayacağımı anlar gibi oldum. kalktım gövdemi biraz duvara vurdum, biraz parmaklarımın arasını oydum, ayaklarıma bastım, kafama "tık tık" diye vurup "kimse var mı" diye sordum, bitkince yere yumuluverdim. uzanıp, beni düşündüm. "sen beni bu kadar düşünürken, ben seni daha fazla bensiz bırakamam be ben" deyip geldi sarıldı, yerine kondu kendim. ve mekselina kadar uyudum bir öyküde.

2003 kaybedenlerkulubu.com